Doğum Gününü Kutlamaktan İlkelerini Yaşamaya: Ne Kadar Ümmetiz?
İnsanlık tarihi, hak ile batılın, adalet ile zulmün mücadelesine sahne olmuş uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta insanoğlu hiçbir zaman başıboş bırakılmamış; kılavuzsuz, pusulasız terk edilmemiştir. İnsanlığın ilk temsilcisi ve ilk insan Hz. Âdem (a.s.), aynı zamanda Yüce Yaratan’ın yeryüzündeki ilk peygamberidir.
Hz. Âdem ile başlayan bu kutsal silsile, âlemlere rahmet olarak gönderilen Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemale ermiştir. Yeryüzüne gönderilen peygamberlerin sayısı yüz binleri bulmaktadır. Şekil, zaman ve mekân değişse de hepsinin ortak bir görevi vardı: İlahi mesajları kendi kavimlerine tebliğ etmek, insanları şahıslara veya nefsani heveslere değil, yalnızca Tevhid inancına davet etmek... İnsanlığı şirk bataklığından, kula kul ve köle olmaktan kurtarıp; adaleti, adil paylaşımı ve Hakk’ı yeryüzünde hâkim kılmaktır.
Kendilerine peygamber, kitap veya suhuflar (sahifeler) gönderilen toplumlar, ahirette amellerinin karşılığını görürken hiçbir mazeret beyan edemezler. Zira ilahi adalet şu ilkeyle tecelli eder:
"Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edici değiliz."
(İsrâ Sûresi, 15. Âyet)
Tarihte Hz. İsa (a.s.) ile Efendimiz (s.a.v.) arasında geçen ve yaklaşık altı asır süren zaman dilimine "Fetret Devri" denir. Bu dönemde vahiy kesintiye uğramış, doğrudan bir peygamber gönderilmemiştir. O dönemin insanları, Hz. İbrahim’den kalan Hanif dininin kırıntıları ve fıtratlarının rehberliğinde yaşamışlardır. Yukarıdaki âyet-i kerimenin mucibince, fetret ehli ilahi sorumluluk bakımından farklı bir muameleye tabidir.
Her yıl Rebiülevvel ayının 12. gecesinde ülkemizde Efendimizin doğumu coşkuyla ve hürmetle kutlanır. Paneller düzenlenir, konferanslar verilir, mevlitler okunur, salavatlar getirilir. Şüphesiz ki bunlar son derece güzel, kıymetli duygular ve amellerdir. Ancak asıl mesele, bu kutlamaların ruhuna inebilmektir.
Peygamber Efendimizi en güzel izah eden, şüphesiz ki onu gönderen Yüce Kelâm'dır:
"Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle O’nun yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik."
(Ahzâb Sûresi, 45-46. Âyetler)
"İçinizden Allah’ın lütfuna ve ahiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır."
(Ahzâb Sûresi, 21. Âyet)
Efendimizin Velâdet gecesi, takvimdeki sıradan bir tarihi anma etkinliği veya sadece bir doğum gününden ibaret görülemez. O; adaletin, ahlâkın, şefkatin, merhametin, sabrın, eminliğin ve gerçek liderliğin abideleşmiş halidir.
Onun insanlığa bıraktığı en büyük evrensel miras, Veda Hutbesi'nde ilan ettiği ve çağdaş insan hakları beyannamelerinin çok ötesinde olan temel ilkelerdir. Bu ilkeler yalnızca törenlerde okunup duvara asılacak metinler değil; hayatın tam merkezine konulup yaşanması gereken düsturlardır.
Şimdi aynayı kendimize çevirme zamanı:
Ahlâkımız ve edebimiz O'nun ahlâkıyla bağdaşıyor mu?
Adalet anlayışımız, ticari dürüstlüğümüz O’nun ilkelerine uyuyor mu?
Aile yaşantımız, düğünlerimiz, komşuluk ilişkilerimiz O’nun sünnetini yansıtıyor mu?
Siyasetimiz, yönetim anlayışımız, af ve mertlik duygularımız O’na benziyor mu?
İbadethanelerimizdeki şuur, kulluk anlayışımız ve merhametimiz O’nun rehberliğiyle ne kadar örtüşüyor?
Sorguladığımızda acı bir şekilde görüyoruz ki; ne yazık ki birçoğumuzun yaşantısı O'nun getirdiği ilahi ölçülerle bağdaşmıyor. Hayatımızdan O'nun ahlâkını çıkarıp sadece merasimlerle avunur hale geldik.
Son sözümüz samimi bir özür ve sığınış olsun:
"Sana layıkıyla ümmet olamadık... Şefaat ya Resûlallah!"
Vesselam...