Bugun...


Hamdullah IŞIK

facebook-paylas
Geçmişi Değil, Kaybettiğimiz İnsanlığı Özlüyoruz…
Tarih: 07-08-2026 23:13:00 Güncelleme: 07-08-2026 23:13:00


Geçmişi Değil, Kaybettiğimiz İnsanlığı Özlüyoruz…

 

İnsan, yaş ilerledikçe geçmişe daha sık dönüp bakıyor. Çocukken bunun sebebini anlayamazdım. Büyüklerimiz bir araya geldiklerinde sohbet mutlaka eski günlere uzanırdı. Çocukluklarını anlatırlar, gençlik yıllarını yâd ederler, komşularından, akrabalarından, dostlarından bahsederlerdi. O günleri öyle bir özlemle dile getirirlerdi ki, sanki zaman durmuş, onlar yeniden o yıllara dönmüş gibi olurdu.

 

“Eskinin insanı başkaydı.” derlerdi.

 

“Sevgi daha samimiydi, saygı daha derindi. Komşu komşunun derdiyle dertlenir, dost dostunun yükünü omuzlardı.”

 

Hatta ekmeğin tadının, suyun lezzetinin, meyvenin kokusunun bile farklı olduğunu söylerlerdi. İçinde yaşadıkları zamandan ise çoğu zaman memnun değillerdi.

 

Ben ise buna bir türlü anlam veremezdim.

 

Çünkü onların yaşadığı yıllar, bizim yaşadığımız döneme göre çok daha zor şartlara sahipti. Elektrik sınırlıydı, ulaşım zordu, sağlık hizmetleri gelişmemişti. Teknoloji yok denecek kadar azdı. Buna rağmen neden hep geçmişi özlüyorlardı?

 

Gençlik böyle bir şeydi…

 

İnsan, geleceğe bakarken geçmişi göremez.

 

Ben de yirmili yaşlarıma kadar hayatı rengârenk gördüm. Geçmişe dönmeyi hiç istemedim. Çünkü önümde koskoca bir gelecek vardı. Hayallerim vardı, umutlarım vardı. Arkadaşlıklarımız samimiydi. Mahalle kültürü hâlâ yaşıyordu. Günler kısa, yıllar ise bitmeyecek kadar uzundu.

 

Sonra hayat gerçek yüzünü göstermeye başladı.

 

Askerlik, iş hayatı, evlilik, çocuklar, sorumluluklar…

 

İnsan, omuzlarına yük bindikçe zamanın ağırlığını daha çok hissediyor.

 

Bir de fark ediyorsunuz ki yıllar sessizce geçivermiş.

 

Şairin;

 

“Yaş otuz beş, yolun yarısı eder.”

 

mısrası artık sadece bir şiir değil, hayatın ta kendisi oluyor.

 

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:

 

Eskiden günler çabuk biterdi ama yıllar bitmezdi.

 

Şimdi ise günler geçmek bilmiyor; yıllar göz açıp kapayıncaya kadar akıp gidiyor.

 

Hayatın rengi de değişiyor.

 

Çocuklukta rengârenk olan dünya, gençlikte maviye, olgunlukta griye, yaşlılıkta ise hüzünle karışık bir sonbahar sarısına dönüşüyor.

 

Ve insan, ilk defa geçmişi özlemeye başlıyor.

 

Fakat biraz düşündüğümüzde anlıyoruz ki aslında özlediğimiz şey geçmiş değildir.

 

Geçmişte kalan insanî değerlerdir.

 

Eskiden insanlar birbirlerine daha çok güvenirdi.

 

Bir söz, senet yerine geçerdi.

 

Bir tokalaşma, imzadan daha güçlüydü.

 

Komşunun çocuğu açsa bütün mahalle rahatsız olurdu.

 

Mahallede biri hastalansa herkes kapısını çalardı.

 

Dostluk menfaat üzerine değil, sadakat üzerine kurulurdu.

 

Bugün ise aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar var.

 

Yüzlerce kişilik arkadaş listelerimiz var; ama derdimizi gönül rahatlığıyla paylaşabileceğimiz birkaç gerçek dost bulmakta zorlanıyoruz.

 

İletişim arttı; fakat muhabbet azaldı.

 

Bilgi çoğaldı; fakat hikmet eksildi.

 

Kalabalıklar büyüdü; fakat yalnızlık derinleşti.

 

Teknoloji bize hız kazandırdı; ama huzur kazandıramadı.

 

Her şeyi kolaylaştırdı; fakat insan olmayı kolaylaştıramadı.

 

Elbette teknolojiyi suçlamak doğru değildir.

 

Sorun teknoloji değil; teknolojiyi kullanırken kendi özümüzü ihmal etmemizdir.

 

Çünkü insan, köklerinden uzaklaştıkça kimliğini de kaybetmeye başlar.

 

Kimliğini kaybeden ise önce kendisiyle, sonra ailesiyle, ardından toplumla mücadele eder.

 

Bugün yaşadığımız birçok ruhsal bunalımın temelinde de biraz bu yabancılaşma yatmaktadır.

 

İnsan, kendine yabancılaştıkça dünyaya da yabancılaşır.

 

Dostluk da bundan nasibini aldı.

 

Eskiden dost; kardeşten öteydi.

 

Sevinçte yanında bulunan değil, sıkıntıda elini tutandı.

 

Sen konuşmadan derdini anlayandı.

 

Sana değil, senin iyiliğine değer verendi.

 

Bugün ise dostluk çoğu zaman ortak çıkarların, ortak eğlencelerin ve geçici birlikteliklerin adı oldu.

 

Oysa gerçek dostluk; menfaat bittiğinde değil, ömür bittiğinde sona erer.

 

İşte bütün bunlar insana geçmişi özletiyor.

 

Hayır…

 

Aslında özlenen eski evler değildir.

 

Eski sokaklar değildir.

 

Eski elbiseler, eski arabalar, eski eşyalar da değildir.

 

Özlenen; o evlerin içindeki huzurdur.

 

O sokaklardaki güven duygusudur.

 

O sofralardaki berekettir.

 

O insanların gözlerindeki samimiyettir.

 

Çünkü insan, yaşlandıkça anlıyor ki mutluluk; çok şeye sahip olmakta değil, kıymet bilen insanlarla birlikte yaşayabilmektedir.

 

Belki de bu yüzden büyüklerimiz sürekli geçmişi anlatıyordu.

 

Onlar yılları değil, yılların içindeki insanlığı özlüyorlardı.

 

Bugün ben de onların yaşına yaklaşırken aynı duyguyu hissediyorum.

 

Artık anlıyorum ki zamanı geri getirmek mümkün değildir.

 

Fakat geçmişin güzelliklerini geleceğe taşımak mümkündür.

 

Çocuklarımıza güveni öğretebiliriz.

 

Sevgiyi öğretebiliriz.

 

Vefayı öğretebiliriz.

 

Komşuluğu, merhameti, paylaşmayı ve emanete sadakati öğretebiliriz.

 

Çünkü medeniyet; yalnızca yüksek binalar yapmak değildir.

 

Gerçek medeniyet, yüksek karakterler yetiştirebilmektir.

 

İnsanlık teknolojiyi geliştirdiği kadar vicdanını da geliştirebildiği gün, belki gelecek nesiller bizim yaşadığımız bu özlemi yaşamayacaktır.

 

O gün geldiğinde insanlar geçmişe değil, umutla geleceğe bakacaktır.

 

Ama o güne kadar…

 

Bizler geçmişi değil;

 

Geçmişte kalan insanlığı özlemeye devam edeceğiz…

 

Hamdullah IŞIK / malabub@yaani.com

 

 





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
https://www.ilan.gov.tr/
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI