SEYYİD ŞEYH BUB (KÂL BUB) KORKMAZOĞLU
1917 yılında, O dönem Diyarbakır’ın bir kazası olan Siverek’in Kafirilyas (Zincirlikuyu) köyünde dünyaya gelen Seyyid Şeyh Bub, bölgenin köklü Seyyid Ailesi “Malâ Bub” Kabilesine mensup olup, Seyyid Kâl Hacı’nın oğludur. Doğduğu ev; ilim ve irfanın, ehlibeyt sevgisinin ve manevi geleneğin kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir ocaktı. Şeyh Bub, çocukluk yıllarından itibaren taşıdığı vakar, dinginlik ve içsel olgunlukla çevresinin dikkatini çekmişti. Doğduğu ocağın ruhu, onun karakterinde derin bir iz bırakmış; ilerleyen yıllarda insanlara rehberlik eden bir gönül eri olmasının zeminini hazırlamıştı
Daha küçük yaşlarda yüzündeki vakar, sözlerindeki ölçü, bakışlarındaki derinlik onu yaşıtlarından ayırırdı. Büyükleri, “Bu çocukta hâl var” der, onda gizlenen manayı sezmekten kendilerini alamazlardı. Henüz çocuk yaşta, gecenin sessizliğini delen zikir seslerini, babasının ve ağabeylerinin halkalarını hayranlıkla seyrederdi. Bir gün kendi yolunun da bu halka ile birleşeceğini o zamanlar bilmezdi belki ama gönül gözünde bu hakikatin işaretleri yavaş yavaş beliriyordu. Gençlik yıllarında kader onu Çermik’in İkiçeltik (Pahnok) Köyü, Fark mezrasına sürükledi. Bu geliş, zahiren bir yer değişikliği olsa da hakikatte onun hizmet kapısının açılmasıydı. Fark’ın dar patikaları, taş duvarlı evleri ve bağ kokulu sokakları, onun irşad nefesiyle zamanla bir dergâh havasına büründü.
Köylüler onu “Kâl Bub” diye anardı; bir lakap değil, sevginin, hürmetin, gönül bağıyla verilen bir unvandı bu. Onun yanında kimse çekinmez, kimse yabancılık hissetmezdi. Şefkatle bakışı, sesinin dinginliği ve nefsin kabuklarını soyup atan sohbetleri, insanların gönüllerine su serperdi. Seyyid Şeyh Bub, zahiri ilimlerde mahir olduğu kadar bâtın ilminde de derinleşmişti. Fakat onun irşadındaki asıl sır, öğrendiğini hayatına nakşetmesindeydi. “İnsan, hâliyle öğretir” diyenlerin kastettiği mürşidlerden biriydi. Onun dizinin dibine oturanlar, sadece kelimeler duymaz; gönülden gönüle akan bir feyzin içine düşerdi. Birçok kereler, sorunlarını anlatmaya gelen insanların daha sözünü tamamlamadan çözüme kavuşmuş gibi hissettiği olurdu. Zira Kâl Bub, insanın dilinden önce yüreğini dinlerdi.
Onun kapısı hiç kapanmazdı. Yoldan gelip geçen, yükünü omzundan indirmek isteyen, bir meseleye çözüm arayan, hatta yalnızca yüzünü görmek için uğrayan insanlar olurdu. Kâl Bub kimsenin kimliğini, makamını, mevkisini sormazdı. Onun nazarında en büyük mertebe, insan olmaktı. Dilden dile anlatılan nice hatıralar, onun gönül sultanlığını işaret eder. Bir mazlumun yüzünü güldürmesi, bir gencin kalbini arındırması, bir aileyi barıştırması… Bunlar onun irşad vazifesinin sadece görünen tarafıydı. Bir de görünmeyen âlemde, insanların kalbinde açtığı nice kapılar, nice değişimler vardı. Seyyid Şeyh Bub’un ömrü, hakikatin ışığını taşıyan bir kandil gibi Fark köyünü aydınlattı. Nefsi terbiye etmenin inceliklerini, teslimiyetin güzelliğini, sabrın kudretini hayatıyla gösterdi. Her sabahın erken saatlerinde güneşle birlikte uyanır, namazıyla, zikriyle köye manevi bir bereket yayılırdı.
1998 yılı geldiğinde, o mübarek gönül yolcusu artık ömrünü tamamlamaya yaklaşmıştı. Fark köyü, onun son nefesine kadar irşadıyla bereket buldu. Vefatı, köyün üzerinden bir bulut gibi geçti. Fakat o bulut, yağmur yerine rahmet bıraktı; çünkü arkasında yüzlerce gönle sinmiş hikmet, dua ve hatıra vardı. Onun göçüyle bir beden toprağa kavuştu ama “Kâl Bub” ismi dillerde, öğüdü gönüllerde, bereketi köyün taşında toprağında yaşamaya devam etti.
Hamdullah IŞIK / malabub@yaani.com